Haftalık Gündem Değerlendirmemiz-[14.03.2025]

"İKLİM KRİZİ"NDE AB AJANDASINA TESLİM OLUNMAMALIDIR

"İklim krizi" ve kuraklık, tüm spekülasyonlar bir yana dünya için de Türkiye için de artık bir gerçeklik halini almıştır. Elbette bu, insanoğlunun tabiatı özensiz ve dengesiz bir biçimde kullanmasının, tahrip ettiğini ihya etmemesinin, kâinatın dengesini gözetmemesinin bir sonucudur. Çevrenin bir emanet olduğu gerçeğinin fertten topluma mutlak surette benimsenmesi; ağacın, toprağın, havanın yalnızca bizim değil bütün canlıların ve gelecek nesillerin de olduğunun özümsenmesi gerekir. Bu sebeple toplum olarak üzerimize düşen büyük sorumluluklar olduğu muhakkaktır.

Paris İklim Antlaşması ve buna uyum sağlamak için hazırlanan ve TBMM Genel Kurul gündemine gelen İklim Kanunu, Türkiye'nin ekonomik yapısına uygun olmayan, tarım ve hayvancılık gibi stratejik sektörlere ciddi zararlar verebilecek düzenlemeler içermektedir. Herhangi bir fiziksel ya da ahlaki sınırlama olmadan sanayi ve teknoloji kapasitelerini katlayan Çin, ABD ve AB devletleri, bugün iklim şartlarını bir rekabet önleyici silah olarak kullanmaktadır. Özellikle Türkiye’nin ciddi ticari bağımlılığının olduğu AB, kendi yeşil teknolojisini tamamlayarak diğer devletlere kendi teknolojilerini satmak ve sınırda karbon vergisi uygulamasıyla dış ticaret dengesini kendi lehine dönüştürmek istemektedir. Türkiye’nin bu antlaşmanın gereklerini yerine getirmesi demek, küçük üreticilerin yok olması ve sanayi maliyetlerinin katlanması, tarım ve hayvancılığın da baltalanması anlamına gelecektir. Türkiye mutlak surette iklim değişikliğiyle mücadele etmelidir, fakat bunu yaparken kendi gerçeklerine uygun, tarımı ve üreticiyi koruyan, sürdürülebilir ama dengeli bir yol haritası oluşturmalıdır. AB ajandasının kopyalanması bir zorunluluk olarak görülmemelidir. Türkiye kendi yol haritasını kendi çizmeli, teşvik ve destek mekanizmalarıyla halkı da içine alan hem psikolojik hem ekonomik bir dönüşüm sağlamalıdır.

 

İNSANLIK KATLEDİLİRKEN SUSAN TARAF OLMAYACAĞIZ

28 Aralık 2023 tarihinde Meclis Başkanlığı’na sunduğumuz kanun teklifimiz hâlâ Genel Kurul’da görüşülmeyi bekliyor. Siyonist terör rejimi, yeni bir işgal ve katliam hazırlıkları yaparken Trump, Gazze halkını katliam ve işgal ile tehdit ederken kanun teklifimizin gündeme alınmaması büyük bir eksikliktir.

Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Türkiye ve sözde israil pasaportları taşıyan en az 4 bin kişi Filistin’de insanlığa karşı işlenen suçların ortağı durumundadır.

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı bir kişi başka bir ülkede uyuşturucu ticareti yaparsa ya da başka bir suç işlerse bu durum yargılanma nedeni olurken aleni bir şekilde soykırım suçu işleyenlerin yargılanmaması ciddi bir çelişki ve zaaftır.

II. Dünya Savaşı sonrasında Batılıların icat ettiği "suç işlese bile siyonistler dokunulmazdır" ezberinin değişme zamanı gelmiştir.

Bu ülkenin ekmeğini yiyip, suyunu içtikleri halde, dinî ve kültürel bağlarımızın olduğu, yüzlerce yıl Osmanlı idaresinde kalan Filistin'de cinayet işleyenlerin ve katliamlara ortaklık edenlerin hiçbir şey olmamış gibi gelip aramızda dolaşmasını asla kabul etmiyoruz.

Filistinlileri katleden canileri yargılayamazsak hiçbirimiz güvende olamayız. Mazlumlara karşı ahlaki; katillere karşı ise tarihsel sorumluluğumuzu yerine getirmek zorundayız.

Okulların, camilerin, hastanelerin hedef alındığı, sivillerin keskin nişancılar tarafından katledildiği kısacası insanlığa karşı suç işlendiği ortada iken siyonist rejim saflarında yer alıp soykırım suçuna iştirak eden çifte vatandaşların yargılanması, hukukun ve adaletin siyonizmden büyük olduğu anlamına gelecektir.

Nasıl ki 20. Yüzyılın Nazileri utanç içinde yargılandıysa, 21. Yüzyılın soykırımcı siyonazileri de mutlaka yargılanacaktır ve işledikleri cürümlerin hesabını utanç içinde vereceklerdir.

Biz istiyoruz ki o yargılamayı yapan, insanlığa adalet dağıtma anlamında öncülük eden Türkiye olarak biz olalım.

Biz bu kanun teklifimizle hukuku, insanlığı, barışı savunuyor ve istiyoruz ki teklifimiz daha fazla geciktirilmeden bir an önce görüşülsün ve tüm partilerin desteğiyle yasalaşsın.

 

DİYANET MÜLAKAT SINAVINI GEÇTİĞİ HALDE ATAMASI YAPILMAYAN İMAM HATİP ADAYLARI

Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından gerçekleştirilen imam-hatip alımları sınavında başarılı olmalarına rağmen kontenjan yetersizliği nedeniyle yedek listede kalan imam- hatip adayları mağduriyetlerini dile getirmektedirler. 70 ve üzeri puan alarak yeterlilik sınavını geçen imam- hatip adayları, İslami hizmetlere katkı sunma heyecanı ve arzusu ile atanmayı beklemektedirler.

Bu yıl 4.000 imam-hatip alımı yapılmış, ancak bu sayıya ek olarak yaklaşık 2.500 din görevlisi adayı sınavı başarıyla geçmelerine rağmen yedek listede bırakılmıştır. Sosyal medya ve farklı platformlar aracılığıyla seslerini duyurmaya çalışan imam-hatip adayları, Diyanet İşleri Başkanlığının geçmiş yıllarda olduğu gibi bu yıl da ek atama yapmasını beklemektedir.

Hâlihazırda binlerce camimizde imam eksikliği bulunurken, din hizmetlerinin aksamaması için yedekte bekleyen bu adayların atamalarının bir an önce yapılması gerekir.

 

RTÜK BAŞKANININ "LGBT" İLE MÜCADELE EDİLECEĞİNİ AÇIKLAMASI

Dijital medya ve TV içeriklerinde "LGBT" denilen sapkınlığın propagandasının serbest olması ve gençlerin bu konuda manipüle edilmesinin sonuçları ile yüzleşmekteyiz. Gün geçtikçe cinsiyet karmaşasına sürüklenen ve kendisini "LGBT" olarak tanımlayan gençlerin sayısında artış yaşanmakta, sözde cinsiyet değiştirme öncesinde kullanılan hormon ilaçları rağbet görmekte, cinsiyet iptali ameliyatları gençler arasında yaygınlık kazanmaktadır. 2025 yılının “Aile Yılı” kabul edilmesiyle birlikte RTÜK Başkanı Ebubekir Şahin’in "LGBT" ile mücadele edileceğini ilan etmesi geç kalınmış olsa da önemli bir adımdır. Gelecek nesillerimizin emniyeti açısından desteklenmelidir.

Evlenme yaşı gelmiş olmasına rağmen hiç evlenmeyenlerin sayısı 20 milyona yaklaşmıştır. Bekârlarımızın sayısındaki bu hızlı artış ve 5 milyon insanın tek başına yaşıyor olması, ekonomik sebeplerin yanı sıra dijital ve yerel medya aracılığıyla bireyselliğin yüceltilmesi, aile kurumunun, sadakatin ve akrabalık bağlarının itibarsızlaştırılmasıyla ilişkilidir.

Bu durum, Batı merkezli yanlış aile ve eğitim politikalarının bir sonucudur. Uzun süren eğitim hayatı sonucunda gençler arasında nitelikli işsizliğin artması, yuva kurmayı imkânsız hale getirmekte, kişiye sorumluluk yüklemeyen gayrimeşru ilişkilere yönlendirmektedir. Ülkemizde 5 milyon insanın yalnız başına yaşıyor olması da aileye, evliliğe ve akrabalığa olan inancın zayıflamasının bir sonucu olarak durumun vahametini gözler önüne sermektedir.

İnsanın tabiatı gereği en çok ihtiyaç hissettiği aile ortamı ve akrabalık ilişkilerini terk etmesi, bu konuda yürütülen algı ve manipülasyonların ne kadar da etkili olduğunu göstermektedir. Yalnızlaşan insanlarda birçok psikolojik rahatsızlık ortaya çıkmaktadır. İnsanımızı bu tehlikelerden korumak için aile kurumunu ve akrabalığı itibarsızlaştırıp, fertleri yalnızlaştıran ve evlilikten soğutan tüm çalışmaların önüne geçilmelidir.

 

FRANSA’DA AVUKATLARA BAŞÖRTÜSÜ YASAĞI

Fransa’da avukatlara başörtüsü yasağının onanması, Fransa ve birçok Batı ülkesinde devlet eliyle İslam karşıtlığının giderek kurumsallaşmakta olduğunu göstermektedir.

Özgürlük, demokrasi ve insan hakları propagandasıyla başka ülkeleri sömüren Batı uygarlığı, bu kararlarla gerçek yüzünü bir kez daha gözler önüne sermiştir. Başka ülkelere sözde insan hakları dersi veren Fransa, hukukun üstünlüğünü temsil eden bir meslekte, bireyleri dinî inançları nedeniyle ayrımcılığa maruz bırakmaktadır. Öte yandan başka ülkeleri kadın hakları üzerinden eleştiren sözde kadın hakları savunucularının ise konu Müslüman kadınlara yönelik kısıtlamalar olduğunda sessiz kalmaları dikkat çekicidir. 

Batı’nın temel iddialarından biri olan ifade özgürlüğü, Müslümanlar söz konusu olduğunda çifte standartlarla uygulanmaktadır. İslam’a hakaret etmek "ifade özgürlüğü" sayılırken, Müslümanların dinî inançlarını yaşaması “radikallik” olarak damgalanmaktadır. Avrupa'daki İslam karşıtlığı sadece Müslümanları değil, Batı’nın kendi toplumsal barışını da tehdit etmektedir. Müslümanlara yönelik son adımlar Müslümanların hak ve hukukunu muhafaza edecek ve ihlallere karşı fiili adım atacak bir kuruluşun gerekliliğini bir kez daha ortaya koymuştur.

Fransa’da başörtüsüne yönelik bu yasak kararını şiddetle kınıyor, bütün İslam ülkelerine ve temel hak ve hürriyetleri savunan bütün devletlere, Müslüman kadınların haklarını kısıtlayan bu kararlara karşı seslerini yükseltme ve Fransa’ya yaptırım uygulama çağrısında bulunuyoruz.

 

ARAP ZİRVESİ’NDE KABUL EDİLEN GAZZE PLANI

Mısır’ın başkenti Kahire'de Arap Birliği tarafından düzenlenen "Olağanüstü Arap Birliği Zirvesi"nde kabul edilen Mısır’ın Gazze planı, siyonist terör rejiminin oluşturduğu yıkımı onarmak ve Gazze’nin yeniden inşasını sağlamak açısından önemli bir adımdır. Gazzelilerin topraklarında kalarak yeniden imarının tamamlanması hedefi, siyonist rejim ve ABD’nin uzun süredir planladığı zorunlu göç senaryolarına karşı kritik bir direnç noktasıdır.

Bugün Filistin, Suriye ve Lübnan’da siyonist terör rejiminin sürdürdüğü saldırgan politikalar, bölge ülkelerinin müzakere ve diplomatik çabalarının yetersizliğini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Siyonist terör rejimi, Gazze’deki ateşkes anlaşmasına da uymayarak diplomasiyi tanımadığını bir kez daha ortaya koymuştur. Siyonist terör rejiminin askeri saldırılarını durdurmak ve Filistin halkının haklarını savunmak için tek etkili yöntem silahlı direniştir. Tarih, siyonistlerin yalnızca askeri baskıya maruz kaldığında geri adım attığını defalarca kanıtlamıştır. Direniş hareketlerinin varlığının garanti altına alınmaması Filistin davasının tamamen yok edilmesine zemin hazırlayacaktır.

Gazze’nin yeniden inşası, direnişin korunmasıyla eş zamanlı olarak yürütülmelidir. Aksi takdirde, siyonist terör rejiminin bölgede sınırsız bir hareket alanı bulması, Filistin halkının varlığını sürdürebilmesini imkânsız hale getirecektir. Direniş olmadan, Filistin topraklarının özgürlüğü ve geleceği garanti altına alınamaz.

 

NETANYAHU’NUN SURİYE MESAJI

Siyonist terör rejiminin sözde Başbakanı Netanyahu’nun Suriye’deki Dürzilere ve Kürtlere "el uzatma" mesajı, terör rejiminin bölgedeki çıkar hesaplarının bir parçasıdır. Siyonistler tarih boyunca hedeflerine ulaşana kadar bazı kesimleri geçici müttefik olarak kullanmış, ancak nihayetinde sadece kendi çıkarlarını gözetmiştir. Terör rejiminin nihai hedefi, ırksal üstünlük iddiasıyla "vadedilmiş topraklara" ulaşmak ve bölgedeki tüm güçleri zayıflatmaktır. Terör rejiminin dostluk vaadi, yalnızca bölgedeki çatışmaları derinleştirmeyi amaçlamaktadır.

Kürt halkını önce ABD’nin şimdi de siyonistlerin planlarının peşinden sürüklemeye çalışan ve kendini Kürt halkının temsilcisi olarak gösterenler için Zelenski örneği yeterlidir. Kürt halkı meşru haklarını kan emici siyonistlerin silahlarıyla ya da sahte dostluğuyla elde edemez. Suriye’de gerçek barış ve istikrarın yolu, dış müdahalelere güvenmek yerine, yerel aktörler arasında kurulacak sağlıklı diyalogdan geçmektedir.

Suriye’de tüm etnik ve mezhebi gruplar ile merkezi yönetim arasında bir uzlaşı sağlanmalı, her kesimin hak ve özgürlüklerini garanti altına alacak yeni bir anayasa yapımı ve siyasi süreç başlatılmalıdır. Bölgesel istikrar, ancak halkların bir arada yaşayabileceği adil bir sistemle mümkün olabilir. Aksi takdirde, dış güçlerin müdahalesi Suriye’yi daha da parçalayacak, kaosu ve güvensizliği derinleştirecektir. Suriye halkı, terör rejimi gibi emperyalist çıkarları olan aktörlere karşı uyanık olmalı ve beşerî planda kendi kaderini kendi elleriyle belirlemelidir.

 

Çerez Politikası

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için "çerez politikasını" inceleyebilirsiniz.